OKUL VE ÖĞRENME 

 Yrd. Doç. Dr. İsmet ŞAHİN

 

 

Okul tüm düşünürlere göre bir değişim kurumudur. Ancak günümüzde okul kuruluş ve uygulanış amaçları doğrultusunda işlev görmekten uzaklaşmışlardır. Okullar işe yaramaz bilgilerin sıkıcı yöntemlerle aktarıldıkları kurumlar haline gelmiştir. Genel olarak, günümüzde ne öğrenciler okula gitmekten memnun ne de öğretmenler yaptıkları işten zevk almaktadırlar.  Okulda ve eğitimde yaşanan sorunlar bir Milli Eğitim Bakanına “Ortaöğretim bitmiştir” açıklamasını yaptıracak kadar büyüktür.

 

Okulda ve eğitimde yaşanan bu olumsuzlukların üstesinden gelmenin en temel adımı doğru eğitim anlayışını haklim kılmaktır. Bu amaçla okul ve öğrenme kavramlarını çağdaş bir yaklaşımla vurgulamakta fayda vardır.

 

Okula niçin gideriz? Herkesin aklına gelecek ilk cevaplardan birisi “eğitim almak için gideriz” olur. Kültürümüzde eğitim almak öğrenmek anlamına gelir ve okullar da öğrenmenin gerçekleştiği yerler olarak kabul edilir. Çoğunlukla birbirlerinin yerine kullanılıyor olmasına rağmen “bilmek” ile “öğrenmek” aynı şeyler değildir. Bilmek bir bilginin hafızada mevcut olmasıdır. Öğrenmek ise Paul’e göre (1996) alınan bilginin bir davranış değişikliğine sebep olması durumudur. Bireyde herhangi bir değişikliğe sebep olmayan bilgi “kör bilgi” (İnam, 2003) olarak adlandırılmaktadır.

 

Bireye bir konuda bilgi aktarma işi “bilgilendirmek” veya “bildirmek” olarak tanımlanırken “öğretmek” ise bilginin örgütlenmesi ve desteklenmesi yoluyla bireyde bir değişikliğe sebep olmasını sağlama işidir. Hiçbir şekilde bireyde bir değişikliğe sebep olmayacak bilgiyi aktarma işine de “kör öğreti” adı verilebilir.

 

Okullarda ne öğreniyoruz? Bu soruya herkes kendi bireysel penceresinden cevap verebilir. Matematik, Fizik, Kimya, Tarih, Coğrafya, Din Bilgisi ve diğer derslerimizde aktarılan kitaplar dolusu bilgiler bizde ne gibi davranış değişikliklerine yol açtı? Bir çok insan yukarıdaki tanımlardan yola çıkarak okullarda bize verilenin kör bilgi ve kör öğreti olduğu konusunda fikir birliği içerisindedir. Okullar bireysel deneyimlerimizle edindiğimiz öğretiler dışında bizde nadiren ve çok az değişikliğe sebep olmuşlardır. Çünkü okullar bugün öğrenmenin öğretilmek anlamına geldiği kurumlardır. Yani insanların öğrenmelerini istiyorsan onlara öğreteceksin. Daha çok bilgi ezberletip, daha uzun testler çözdüreceksin. Öğrenmek bizim okullarımızda edilgen bir eylemdir. Oysa, Diener’in (2000) aktardığı gibi Maria Montessori’e göre "öğrenme sizin yaptığınız bir iştir, size yapılan değil”.

 

“Öğrenme” beslenme, barınma gibi doğal bir dürtüdür. Maslow’a göre (1970) insanlar açlık hissettiklerinde beslenme dürtüleri harekete geçer ve bir şekilde bu dürtüyü tatmin etmeden rahat edemezler. Hatta açlık arttıkça beslenme dürtüsünün derecesi de artar ve bu dürtüyü tatmin edebilmek için insanlar çalmak, gasp etmek ve cinayet işlemek dahil her türlü yola başvurabilirler. Ayrıca insanların bu doğal dürtüleri tamamen kendi içsel mekanizmalarında gerçekleşir ve dışarıdan bunu algılamak veya değiştirmek zordur. Yani aç olan birinin hissettiklerini aç olmayan birinin anlaması veya onu açlık dürtülerinin ittiği davranışlardan vazgeçirmesi kolay değildir. Dürtülerin ittiği davranışlar ne kadar doğalsa dürtülerin itmediği bir davranışa insanların zorlanması da o kadar tuhaftır. Başka bir ifadeyle aç olmayan birini zorla acıktıramazsınız. Üstelik zorla beslemeye kalkarsanız çıkarırlar. Beslenme örneğinde olduğu gibi doğal dürtüler içsel ve çok güçlüdür.

 

“Öğrenme” de tetikleyicisi “merak” olan doğal bir dürtüdür. İnsanlar merak ettikleri bir şeyi öğrenene kadar rahatsızlık hissederler ve öğrenmek için içsel bir arzu duyarlar. Bu içsel arzuyu tatmin etmek için araştırır, soruştururlar. Hatta doğrudan bir cevap bulamadıklarında öznel bir yargı geliştirirler ve tersi ispat edilene kadar o yargıyı doğru kabul ederler.

 

Merak nedeniyle “öğrenme” dürtüsünün ne kadar güçlü olduğunu herkes bilir. Çocuklarınızı ilk yürümeye başladıklarında hatta emeklerken hatırlayınız. Çevrelerindeki her şeye saldırırlar. Avuçlarına almaya, kaldırmaya, atmaya, tadına bakmaya, yuvarlamaya çalışırlar. Aslında yapmaya çalıştıkları tek şey “merak” duygusunun sebep olduğu “öğrenme” dürtüsünü tatmin etmektir. Çocukların çevrelerindeki nesnelere olan bu ilgisi çok sağlıklı ve doğal bir tutumdur.

 

Peki, çocuklarımızın bu tür davranışlarına biz nasıl tepkiler veririz?  Bizler her an etraflarında döner, ellerini uzattıkları her şeyi kaldırır, engel olur, kızar, hatta onları bu doğal ve sağlıklı tepkileri nedeniyle cezalandırırız. Toplumumuzda yeni yürümeye başlayan çocukları nedeniyle evlerindeki tüm ufak tefek eşyayı ortadan kaldıran veya çocuklarını oyun kafeslerine koyarak çevreden izole eden aile sayısı hiçte az değildir.

 

Ailelerin bu şekilde davranmalarının kendilerince çok masum bir sebebi vardır. Korumak!!! Aslında yaptığımız şey onların doğal dürtülerine müdahale etmektir. Onları meraktan ve öğrenmekten korumak mantıklı mıdır?

 

Öğrenme dürtüsü ile yanıp tutuşan çocuklarımızı öğrenmeye çalıştıkları için cezalandırarak büyütüyoruz. Sonra da onları öğrenmenin zorla yapıldığı okullara gönderiyoruz ve hayatta başarı bekliyoruz.

 

İnsanların doğal olarak karşıladıkları dürtüler için zorlanması ne kadar anlamsızdır! Üstelik, doğal süreçlerine müdahale edilmiş bireyler doğal öğrenme yollarını bırakırlar. Onları belli saatlerde (8:00-8:45, 09:00-09:45), belli şekillerde (sürekli anlatma), belli şeyleri (failün, failatün, mefailün) öğrenmeye zorlarsanız öğrenme isteği olduğu halde öğrenemeyeceği gibi sizden ve onu yapmaya zorladığınız şeyden de nefret edecek, öğrenme iştahını ve doğal öğrenme mekanizmalarını kaybedecektir.

 

İnsanlar içinde bulundukları çevreye uyum sağlarlar. Notlu, sınavlı ve bilgilerin kepçeyle sunulduğu ortamlarda öğrenciler bilgiye onu kullanmak için değil iyi not alıp sınavı geçmek için (kopya çekerek veya inekleyerek hangisi mümkünse) ihtiyaç duyarlar. Ne yazık ki, bu bilgi de öğrenilmez ezberlenir ve sınavdan bir süre sonra unutulur. İntegral veya türev günlük hayatınızda en son ne zaman işinize yaradı? Kaç tanemiz “Ohm” kanunun ne olduğunu hatırlar. Ya haçlı seferlerinin sonuçlarını? Hepimiz rahatlıkla “temel-esas” diye adlandırılan bu konuların gerçek hayatla çok ilişkili olmadığını görebiliyoruz. 

 

Her derste Atatürkçülükten, Laiklik ve Demokrasiden bahsediyoruz ama günümüz toplumunun bu niteliklerin ne kadarına sahip olduğu ortadadır. Demokrasiyi demokrasinin meziyetlerini anlatarak öğretemeyiz. Yıllardır bağırıp çağırdığımız, sağa sola itip kaktığımız çocuklarımızı 50 dakika demokrasi hakkında konuşarak demokratik yapamayız. Özgür bireyler istiyorsak onları özgür bireyler olarak yetiştirmek zorundayız.

 

Son yüzyılda insan hayatının farklı alanlarında inanılmaz değişiklikler meydana gelmiştir. Dünyada yaş ortalaması 45’den 80’e yükselmiş, kalp ve bir çok diğer organ nakli mümkün hale gelmiş, milyonları öldüren sayısız hastalık yok edilmiş, ülkelerin silah gücü 1000 kat artmıştır. Endüstrinin bir çok kolunda üretkenlik makro düzeylere, telekomünikasyon ve ulaşım alanında gelişmeler inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Uydular, fiber optik kablolar, cep telefonları, karışık veri sıkıştırma yolları ve dijital teknoloji bilgi otoyollarına ve dolayısıyla milyon hatta milyarlarca insanın zengin bilgi kaynaklarına ücretsiz erişimini mümkün hale getirmiştir. Dahası son 10 veya 20 yıl öncesinde hayal bile edilemeyen insanın genetik kodunun çözülmesi işi günümüzde bir gerçektir. Araştırma uydularının galaksimiz gezegenleri arasında dolaşıyor olması insanlık adına hala inanılmaz mesafeleri aşıyor olmayı ifade etmektedir. Bilim ve teknolojideki gelişmelerin oranını yüz yıl öncesi ile mukayese edebilmek bile mümkün değildir. Önceki elli bin yılda ortaya koyduğumuz gelişmeyi son yüzyılda kat ve kat aştığımız söylenebilir. Artık insan ırkı ortaya koyduğu inanılmaz performans ile kendi hızını takip etmekte zorlanır hale gelmiştir.  Yaşadığımız çağ bilgi çağı olarak adlandırılmaktadır. Teknolojide yaşanan gelişmeler hayallerimizin ötesine geçmiştir.

 

Herkes gibi düşünen, herkes gibi davranan, herkes gibi yaşayan sıradan insanlar yaşadığımız çağın taleplerine cevap verebilme niteliklerinden çok uzaktır. Zengin toplumlarla rekabet edebilmek ve geleceği yakalamak isteyen toplumlar sadece güçlü hayalleri olan değil sıra dışı hayal eden, sıra dışı düşünen, sıra dışı yaşayan  bireyler yetiştirmek zorundadır. Bu nitelikler özgür düşünen beyinlerde yaşayabilir. Okullar ise bireylerin özgürleştirildiği, bu yolla hayal gücünün, yaratıcılığın, sıra dışılığın öğretildiği kurumlar olmalıdır.

 

Artık “temel-esas” konuları zorla aktarma anlayışı tarih olmuştur. Bu çağda, temel veya esas şeklinde nitelenen kör öğretinin mazereti yoktur...

Kaynakça:

Maslow, Abraham. Motivation and Personality, 2nd ed., Harper & Row, USA. (1970).

Diener, Kathy. “The Montessori Method – Learning Through Natural Curiosity”, aşağıdaki adresten alınmıştır;http://japanupdate.com/previous/00/10/20/story20.shtml. (2000)

İnam, Ahmet. “Epistemiyatri Kapısını Açarken”, Aşağıdaki adresten alınmıştır; http://www.metu.edu.tr/home/ www41/ahmet-inam/epistemiatri.htm. (2003).

Paul, Richard. Critical Thinking: What Every Person Needs to Survive in Rapidly Changing World. Foundation for Critical Thinking. USA. (1996).